Nasreddin Hocanın Çocukluğu

- in Nasreddin Hoca

Nasreddin Hocanın Çocukluğu, Nasreddin Hocanın Çocukluğunu Geçirdiği Hortu Köyü Hakkında Bilgiler

Siz, Sivrihisar’ın Hortu köyünü bilir misiniz?

En kısası, Ankara’dan “Eskişehir asfaltına düşerseniz, Sivrihisar’a varmadan yol üzerinde solda bir benzinlik görürsünüz. Benzinliğin önünde, eşeğine ters binmiş kavuklu bir ihtiyarın büyük beton heykeli vardır. Buna Nasreddin Hoca heykeli derler. İşte Hortu, bu benzinliğin az ötesinde, kendi halinde, sessiz, bir Anadolu köyüdür. Buranın Öteki köylerden tek farkı, bu köyde bir zamanlar Nasreddin Hoca adında, adını hemen herkesin bildiği, duyduğu, bir insanın doğmuş olmasıdır.

Hortu köyü, dün neyse bugün de öyle… Yıkılan, yeniden yapılan kerpiç evler. Geçmiş zaman, yalnız insanların kılığını değiştirmiş. Herkes, biri diğeriyle akraba, herkes Nasreddin Hoca’nın torunu… Size Nasreddin Hoca’nın doğduğu evi, okuduğu medreseyi, babasının imamlık ettiği camii gösterirlerse şaşmayın. Yıkılmış, göçmüş de olsalar, aynı topraktan kerpiçleri kesilmiş, aynı temellere yenisi yapılmış. Değişen sadece zaman…

Hortu ‘da dün olduğu gibi bugün de iyinin yanında kötü, doğrunun yanında eğri, güzelin yanında çirkin, zenginin yanında fakir var. Bu düzen değişmeden sürüp gider. Nasreddin Hoca’nın doğduğu günden bu yana… O gün de, bugün de günlük yaşama çabası içinde ömür sürüyor insanlar… Yedi yüz elli yıl öncesi, Hortu’nun iyi kalpli, babacan imamı Abdullah Hoca da bunların arasındadır. O da yaşamak için bir dilim ekmek peşinde koşuyor, az bulduğunu çok etmek, çoluk çocuk yetiştirmek istiyor, uğraşıyordu. Oğlu Nasreddin, on iki yaşına basmıştı. Eh, Hortu’dan vezir çıkacak değildi ya… Olsa olsa babası gibi bir köy imamı olur, kendisinden sonra yerini alırdı.,. Bu bile, tepilecek az nimet değildi. Ne var ki oğlan haylaz ve haşarıydı. Ele avuca sığmıyor, çoğu kere kendisini de içinden çıkılmaz durumlara sürüklüyordu. Çocuk zekiydi, buna bir diyeceği yoktu ama bazen bu zekâ, yaşından öte bir anlam taşıyor, kendisini de şaşırtıyor, uzun uzun düşündürüyordu. Karısı Sıdıka Hatun’a dert yandı:

— Duydun mu bizim Nasreddin’in yaptıklarını?

Kadın, oğlunun- yeni bir-haylazlığından zaten kuşku içindeydi. Sordu:

—Yine ne yapmış?

—Dana ne yapsın hatun, diye başladı Abdullah Hoca… Cami avlusundaki körleri birbirine katmış. Cami önündeki peykeye üç kör oturmuş, mendil sermiş, dilenmeğe başlamışlar. Bizim Nasreddin, bunları görmüş, cebinden mangır kesesini çıkartarak körlerin önünde şakırdatmış… Sonra da: (Alın şu paraları, aranızda paylaşın…) diyerek, tek mangır vermeden uzaklaşmış… Körlerde: (Sana verdi, bana vermedi, ben de payımı isterim…) diyerek birbirlerine girmişler, üçünde de ne kafa kalmış, ne burun… Zavallıları güçlükle ayırabilmişler. Nasreddin’e: (Bu yaptığın nedir?) diyecek oldum, şöyle manalı baktı ve güldü; (Ne olmuş baba. Kör döğüşü dediğin budur işte!..) dedi. Cevap veremedim. Aklı erdiğinden mi söyler, ermediğinden mi?.. Hatun, eğer düşünecek olursak, hepimiz bir kör döğüşü içinde değil miyiz? Huşlarımız, sonu gelmeyen isteklerimiz uğruna her gün bu döğüşü yapmıyor muyuz? Bütün bu gürültü patırtı, şu bizim Nasreddin’in şıkırdattığı bir avuç mangır için değil mi? Sen gel de Nasreddin’e: (Bu yaptığın doğru değil…) de… Bu çocuğun her hareketinden bir anlam çıkıyor, işte ben buna şaşıyor ve bir şey diyemiyorum…