Türklerde Konukseverlik ve Meslek Ahlakı

Eylül 27, 2011 Yorum yok. »

Türk geleneklerinde, toplumun hemen tümü tarafından benimsenen ve doğal bir davranış gibi içtenlikle uygulanan konuksever bir anlayış vardır. Türkler, konuğa önem vermeyi, ata’dan gelen miras olarak görmüşler, toplum yaşamının sosyal ya da ekonomik, hemen her alanına yaymışlardır. Türk insanı için “konuk ağırlama”, yerine getirilmesi gereken bir görev, “bir insanlık ve ahlak sorunudur”. “Kutluluk ve uğur işareti” ve “tanrının gönderdiği bir emanet” olan konuk için, her topluluk ya da ailede bir konukluk yani konuk evi ya da konuk odası vardır. Konuğa hizmette kusur edilmemeli ve gereksinimleri “en iyi biçimde” karşılanmalıdır. “Konuğa aş”, “atına yem” verilmeli, bu aş ve yem elde bulunanların en iyisi olmalıdır. Bunları yapmak Türkler için bir “ikram değil”, “zorunlu bir görevdir.”

Konuk evi, konuk odası, konuk aşı, konuk yatağı ya da devlet konukluğu gibi tanımlarla dile getirilen kavramlar, toplumsal yaşamda kurumsallaşarak yer alan önemli konulardır. Ülke içinde yola koyulan bir kişi, çok uzak bir yere gidecek bile olsa, yanına yiyecek bir şey almaz, yolda “konaklayacağı yeri düşünmez”. Nerede durmak isterse, orada “yemek ve yatak bulacağını”, “hayvanının besleneceğini” bilir. Her evin bir odası ya da her köyün bir binası konuk odası ya da konuk evi’dir. Konuk, her aile tarafından sırayla ya da ortak olarak ağırlanır. Ağırlama, konuğun sosyal konumuna ve önemine “yakışır” olmalıdır. Ağırlanmayan ya da iyi ağırlanmayan konuğun “şikayet hakkı” vardır, dava edebilir ve ceza olarak “at ya da giyimlik” alabilir. Ancak, alınanlar, dava açan konuğa değil; “konuğun bağlı olduğu beye” ya da “ulusun yetkilisine” verilir. Şikayet hakkı, yabancı ülkelerden gelen konuklar için de vardır.

Anadolu Türkleri’nde, genellikle ayrı bir konuk evi yapılmaz; konuk, ev içinde ayrı bir bölüm olarak yapılmış olan, misafir odası (selamlık)‘nda ağırlanırdı. Köy halkı, konuğa hangi evde kalırsa kalsın, sırayla yemek götürürdü. Oğuzlar’da konuğa yemek götürme, neredeyse görkemli bir tören’e dönüştürülmüş ve bu tören şölenlik koyun simgesiyle yüce bir iş haline getirilmişti.

Konuğu iyi ağırlamamak ya da yeterince iyi ağırlamamak, utanılması gereken bir ayıptır. Konuğunu kaçıran kişi, konuğunu gece tüneten kişi ya da konuğundan kargış (kötü dilek ) alan kişi olmak, uzun yıllar toplum içinde aşağılanmak demekti. Konuk, iyi ağırlanmadığında konuk evini bırakır gider, bu da ev sahibini utanç içine sokardı. Konuğu ağırlayarak iyi tut, ününü millete (budun) yaysın  özdeyişi yalnızca bir söz değil, toplumun tümün ü etkileyen töresel bir uygulamaydı.

Konuk ve konukluğa, kişiler kadar devlet kurumları da önem veriyordu. Devlet, konukluk konusunu ağırlamayla sınırlı tutmuyor; ileri bir sosyal dayanışma anlayışıyla ve ülkeye gelen yabancıları da kapsayacak biçimde, mesleki ve ticari alanlara dek yayıyordu. En gelişkin biçimleri Gazneliler, Karahanlılar ve Selçuklular’da görülen devlet konukluğu kavram ve uygulaması, bir tür sosyal sigorta ya da ticari güvenlik kurumu konumundaydı. Anadolu’dan Çin Denizi’ne dek, uzun ticaret yollarında yaptırılan Selçuklu kervansarayları, devlet konukluğu’nun görkemli örnekleriydiler. Kervansaraylarda yolculara; zengin-yoksul, hür-köle, müslüman-kafir ayırımı yapmadan eşit davranılır, tüccar, yolcu ve elçilerin kendilerine ve hayvanlarına ücretsiz bakılır, hastalar tedavi edilirdi. Hamamdan ayakkabı tamircisine dek her türlü hizmet düşünülmüştü; her birinde, içinde bir kaç dilde kitap olan kitaplıklar bile vardı.

 Benzeri hiçbir toplumda görülmeyen, bir tür devlet konuk evi olan kervansaraylar, Türk toplumunun yerleşik davranış biçimi olan, açı doyurma, çıplağı giydirme geleneğinin ürünleri ve bu geleneği, ticari etkinlikle bütünleştiren kusursuz örneklerdi.

16.yüzyıl gezginlerinden İtalyan Théodoro Span-dugino Türk kervansaraylarını gördüğünde, karşılaştığı uygulama nedeniyle şaşkınlığa düşmüş ve duyduğu hayranlığı gezi notlarına yansıtmıştır. Spandugino şunları söylemiştir: “Türkler, kervansaray dedikleri, yoldan geçenlerin hiçbir ücret ödemeden konaklayabildikleri, yemek yiyebildikleri konaklama yerleri yaptırırlar… Buralarda hastalara bakılır, kendilerine ekmek, sıcak çorba ve ilaç verilir. Hayvanlar için özel bölümler vardır, onlara da yem verilir. Konaklama ve hizmet konusunda, hiçbir din, dil, ırk ayırımı yapılmaz. Türkler olduğu kadar, Hıristiyanlar ve Yahudiler de buradaki olanaklardan alabildiğine yararlanır… Bir yolcunun bana söylediği gibi; ‘dünya üzerinde bu denli düzenli, her şeyin kuralına uygun yapıldığı bir başka düzen yoktur.

Sosyal bir boyut kazanarak toplumun temel değerlerinden biri haline gelen Türk konukseverliği, bu konuyu inceleyen yabancıları derinden etkilemiş ve hayranlık uyandırmıştır. Arap bilgin ve gezgini İbn Batuda, ünlü Seyahatname”sinde; Anadolu Türkleri’nin konukseverliği ve cömertliği konusunda tanımlamalar yapar ve Anadolu’nun bir şevkat diyarı olduğunu yazar. Bir başka Arap düşünürü El-Omari, Anadolu’nun Selçuklu çağında cennet gibi bir ülke olduğunu söyler. Çin elçisi Vang Yen-Tö; 10. yüzyılda kaleme aldığı Seyahatname’ sinde, Uygur Türkleri’nin yardımlaşma geleneklerinden söz eder ve şunları yazar: Uygur ülkesinde yoksul insan yoktu. Zor durumda kalanların yardımına, devlet ve halk birlikte koşardı. Birçok insan, içinde yaşadıkları sosyal yardım düzeni nedeniyle uzun yaşardı; genç yaşta ölene pek rastlanmazdı.

Alman Doğubilimci ve Türkoloğu Cari Brockelmann (1868-1956), Türk tarihine yönelik çalışmalarında konuk ve konukluk konusuna özel ilgi göstermiştir. Bu ilginin sonucu olarak konuya yönelik çok sayıda bilgi, belge, sözcük ve özdeyiş toplamıştır. Bazıları şöyledir: “Bir konuk görüp onu kutluluk sayan (kutka sakar) ve düşünen er kişiler artık gitti..”; “Görkemli giysiyi kendine, tatlı aşı başkasına”; “(yolcu ) sana uğrayıp bir şey isterse, ona azıklık da (yolda yiyeceği.) ver”; “konuklar (umalar) yetersiz ve kötü (yun-çığ) bir konukluktan dolayı kötü dilekte (kargış) bulunurlar”; “kış konuğu ateş (ister )”; “konuk gelse kutluluk gelir, uğurluluk gelir”.

Eski Türkler iş ve ticaret ilişkilerini, sosyal yaşamın temeline yerleştirdikleri değer yargılarının dışında (utmazlar ve dürüstlüğe dayalı dayanışmacı anlayışı, bu ilişkilerde de geçerli kılarlardı. Önceden koyulmuş kurallara ve bu kurallara uymaya önem verirler, kâr için her yolu geçerli sayan anlayışlardan nefret ederlerdi. Yüksek bir meslek ahlakına ve dayanışmasına sahiplerdi. Mesleğe yol adını verirler ve yoldaki büyüğü (ustayı), soydaki büyükten ileri  sayarlardı. Bektaşiler’in, “belden gelen seyyid (önder ) değil, il’den (işten ) gelen seyyiddir” sözü, mesleğe verilen önemi gösteren bir özdeyiştir.

Eski Türkler’de meslekler, devlete çalışan kamu görevlileri ile zanaat ve ticaretle uğraşan serbest meslek sahipleri olarak iki ana gurupta toplanırdı. Devlette görev aIanlar; torunlar (doğrudan yönetimle ilgilenenler), kamlar (din adamları), buyruklar (güvenlik görevlileri) ve bitikçiler [devletin günlük işlerini yapanlar) olarak dört yol’a ayrılmıştı. Bu görevler, Osmanlılar döneminde; mülkiye (asker ve din görevlileri dışındaki yöneticiler), ilmiye (ulema), keyfiye (askerler) ve kalemiye (bürokratik işlerle uğraşanlar) adlarını alarak sürecektir. Katip, arşivci, hekim, yargıç, kadostrocu, mühür kazıcı, silah uzmanlığı; devlet kadrolarında çok eskiden beri görev verilen mesleklerdi.

Yapılan işin niteliğine dayanan meslek ayırımı; kamu görevlilerinde olduğu gibi, serbest çalışan zanaatkar ve tüccarlarda da uzmanlaşmaya göre oluşurdu. Demirci, dokumacı, koşumcu, sarraf, kuyumcu, saraç, boyacı, ince ve kalın un öğütücü, heykeltraş, kunduracı, marangoz, çilingir, yağ sıkıcı, taş yontucu v.b. meslekler, sanayi ve ticaret geliştikçe yayılmış ve bunlar kendi aralarında örgütlenmişlerdi. Devlet, görevlilerini mesleki açıdan kendisi denetlerken, ekonomik meslekler kendi kendilerini denetliyor ve uyulması gereken kuralları kendileri koyuyordu. Her meslek örgütünün bir yönetmeliği ve bir disiplin kurulu vardı. Disiplin kurulunun, yönetmeliğe ve meslek ahlakının gereklerine uymayanlara; uyarı, kınama, geçici ya da sürekli olarak meslekten çıkarma cezası verme yetkisi vardı.

Meslek örgütleri, üyelerinden düzenli olarak topladığı keseneklerle (aidatlarla) yardımlaşma sandıkları kurar; örgüt üye ve yakınlarından hasta, yaralı, sakat olanları, yetim ve dul kalanları, sandıklar aracılığıyla korurdu. Mesleği seçmek isteyen çocukların eğitilmesi, genç kalfa ve ustaların teknik düzeylerinin yükseltilmesi, yabancı ülkelerden uzman getirilmesi ya da dışarıya öğrenci gönderilmesi, yine bu sandıklar aracılığıyla yapılırdı. Örgüt ayrıca; üretim tekniklerini geliştirmek için üyeleri arasında eğitim çalışmaları yapar, işletmeleri büyütmek amacıyla ortaklıklar geliştirir, üretim ve tüketim birleşkeleri (bir tür kooperatif) kurar, iş kolunun ekonomik açıdan yükselmesini sağlayacak girişimlerde bulunurdu.

Yapılan işe ve mesleğe saygı; eskiden gelen, geliştirilerek korunan ve geleceğe yön veren geleneklerdi. Günümüzden beş bin yıl önce yaşayan Sümer’de, hemen her mesleğin, kural belirleyen bir örgütü vardı. Okunan bir tablet, Sümerler’irı önem verdikleri balıkçılığa yönelik koyduğu kuralları içermektedir. Buna göre, Dicle ve Fırat nehirlerinde ve özel kanallarda tatlı su, denizde tuzlu su balıkçılığı yapılıyor, balık cinslerinin yazılı olduğu listelerde 300’e yakın balık türü yetiştiriliyordu. Su kenarlarında bulunan yerleşim yerlerinin, balık tutma koşul ve sınırları belirlenmişti. M.Ö. 2400lerde balıkçıların bir loncası vardı ve lonca önderine baba deniliyordu.

Anadolu Selçukluları döneminde gelişen ve tüm meslek dallarını kapsayan Ahî örgütleri, meslek ahlakına verilen önemin göstergeleridir. Soyluluk, cömertlik, yiğitlik (fütüvvet) geleneğine dayanan Ahî örgütleri; sevgiyi, barışı ve dürüstlüğü temsil eder, çırak ve kalfalar bu yönde eğitilirdi. Gündüz çalışma bittikten sonra kazanç Ahî Baba’ya getirilir, çoğu kez dergahta birlikte yaşanır, birlikte yemek yenir ve birlikte semah çekilirdi. Etkinlikler bunlarla kalmaz, “konuk ağırlamak”, “zorbaların hakkından gelmek”, “zalim ve edepsiz takımını cezalandırmak” gibi işler de yaparlardı. “Ayaklara çarık”, “sırta aba hırka” giyilir, “bellere iki arşın kuşak” sarılır, ortasına da bir hançer sokulurdu. Fütüvvet örgütleri, bir mezhep ya da tarikat değil, dayanışma örgütleriydi. Örgütün; “topluma kendinden çok önem vermek”, “hoşgörü”, “esirgemezlik” ve “acılara sabırla katlanmasını bilmek” gibi “iyi huylar” denilen dört temel ilkesi vardı.

Ahî geleneğine göre, kalfa  usta olma aşamasına geldiğinde bir tören düzenlenir, bu törende usta adayına bir peştemal bağlanarak üstad’m yanına getirilirdi. Üstad adayın kulağını tutar ve ona şu öğüdü verirdi: “Harama bakma, haram yeme, haram içme. Dürüst, sabırlı ve dayanıklı ol. Yalan söyleme. Büyüklerinden önce söze başlama. Kimseyi aldatma. Dünya malına esir olma, azla yetinmesini bil. Yanlış ölçme, eksik tartma. Kuvvetli ve üstün durumdaysan bunu karşındakini ezme aracı yapma. Kızgınken yumuşak davranmasını bil, kendin muhtaçken bile, başkalarına verecek kadar cömert ol.

Kaynak: Yönetim Gelenekleri ve Türkler

Benzer Yazılar

Lütfen Yorumlarınızı Eksik Etmeyin

Yorumlarınızı Türkçe kurallarına uygun olarak yazın.En az bir cümle oluşturacak şekilde yorum yapın ! Aksi takdirde boş yere yorum yapmış olursunuz*

Page optimized by WP Minify WordPress Plugin