Orta Asya Kültürü

Eylül 28, 2011 Yorum yok. »

cadir Orta Asya Kültürü

Türk halkı yüzyıllar boyunca, içten ve dıştan, kendi tarih ve kültürünü unutturmaya yönelik, ağır bir ideolojik baskı altında yaşamıştır. Üretimi geliştiren, kültür ve sanatı yaratan, bağlı olarak tarihi yapan halk kitleleri; bu işi, önceden belirlenen bir seçim sonucu olarak değil, yaşamlarmı sürdürmek için, bir zorunluluk olarak yaparlar. İnsanlar; toplayıcılıktan avcılığa geçerken, köle çalıştırırken, yaşanabilir topraklara göçerken ya da kâr için mal üretirken, eylemleriyle tarihe yön verdiklerini bilmezler. Bunu öğrendikçe bilinçlenirler ve yaptıkları işin önemini anlarlar; geçmişlerine sahip çıkmaya ve bu geçmişin kendilerine verdiği özgüvenle, yapacakları işlere yön vermeğe başlarlar. Tarihin önemini kavrayıp ona sahip çıkarlar. Bu sahiplenme aynı zamanda, hala sürmekte olan ‘insanlaşma’ sürecidir. Bu anlamıyla insanlar, kendilerinin içinde olduğu toplumsal eylemin ve onun oluşturduğu tarihin bilincine vardıkça insanlaşırlar.

Doğada olduğu gibi toplum yaşamında da süreçler, kendi iç çelişkileriyle birlikte gelişir. Bu gelişimi görerek geçmişin önemini kavrayanlar, onu kendi yararlarına kullandılar ve tarihi kullanarak, siyasi çıkarın aracı haline getirdiler. Egemenlik altına alman toplumlar, bilinçli olarak, kimliklerinden ve geçmişlerinden kopartıldılar. Topluluk bilincini körelten, insanları dayandığı tarihsel köklerden koparan ve onları geçmişleriyle birlikte yarattıkları değerleri bilmeyen kalabalıklar haline getiren yıkıcı karışmalar; insana yabancılaşmanın en belirgin göstergeleriydi. Tarihinden koparılarak, miras ‘mı bilmeyen varis’ler durumuna düşen toplumlar, kolayca kullanıldılar ve alabildiğine sömürüldüler. Türk toplumunda, Batılılaşma adına son iki yüz yıldır yaşanan bozulma, bu genel gidişin sonuçlarından başka bir şey değildir.

Türkler’in tarihteki yeri, yarattıkları uygarlıklar ve bu uygarlıkların sağladığı kültürel birikim; tarihi, sömürünün ve kimliksizleştirmenin aracı olarak kullananların, her türlü saldırı ve bozma girişimini “hak edecek” kadar parlaktı. Tarihte alınan yer o denli yaygın ve etkiliydi ki, bu etkiyi yok saymak ya da gücünü gizlemek, çok zor bir işti. Nitekim içten ve dıştan, çok uzun süreler ve çok yoğım biçimde sürdürülen unutturma ya da çarpıtma girişimlerine karşın, tarihsel gerçekler gizlenemedi. Osmanlı Imparatorluğu’nun son dörtyüz yılında, Türkler’e kendi tarihleri öğretilmedi, ama gizlenmesi mümkün olmayacak kadar geniş olan bu tarih, tüm canlılığıyla kendisini korumasını bildi.

Türk tarihine karşı saldırılar ve yok etme girişimleri, ağırlıklı olarak iki merkez üzerinde yoğunlaşır. Batı merkezli Avrupacılık, Doğu merkezli Arapçılık. Bugün birbiri içine giren bu iki akım, Türk tarihine karşıtlığın ideolojik merkezi durumundadır. Birbirinden farklı gibi görünen bu iki eğilimin, buluştuğu ortak nokta, Türkler’in “çadır ve at’dan başka bir şeyi olmayan göçebe barbarlar” olduğunu ileri süren görüş ve bu görüşün oluşturduğu anlayıştır. Osmanlı’da olduğu kadar günümüzde de yandaş bulan bu anlayış, Batıcılık ve Arapçılık olarak varlığını, üstelik daha etkili olarak, günümüzde de sürdürmektedir.

Batıcılar ya da Arapçılar’a göre; Orta Asya’da uygarlıktan söz edilemez; Türkler bilim ve kültürden uzak insanlardır.; Türkler hiçbir zaman ulus olamamıştır. Ulus değil, ümmet esastır. Arapçılar, Doğu’daki bilimi Arap bilimi olarak kabul ederler, ancak onu da yeterince incelemezler. Batıcılara göre ise Doğu’da bilim diye birşey yoktur.

Bilime, tarihe ve gerçeklere ters düşen bu savlar, başarılı olma olasılığı bulunmayan kaba çarpıtmalardır. Türk kültürü ve sanatı, tarihine uygun düşen ve artık herkesin görebileceği bir derinliğe ve inceliğe sahiptir. Bu gerçek, her geçen gün artarak değişik kökenden bilim adamları tarafından kabul edilmekte, yeni bulgu ve görüşlerle pekişmektedir. Örneğin, Fransız tarihçi Jean Paul Roux Orta Asya adlı kitabında, Timur dönemini incelerken “Timur Dönemi Rönesansı” ndan söz eder ve bu “Rönesans”ı Avrupa Rönesansı’yla kıyaslıyarak şunları söyler: “Timur dönemi Rönesansından söz ettiğimizde, bir dizi düşünce bizi Batı Rönesansına götürüyor. İki kıtada dörtyüz yıl önce ortaya çıkan bu iki rönesans birbiriyle uyuşuyor. Ancak, Batı Röneşansı Antik Çağ kaynaklarına dönerek ortaya çıkarken, Mave-raünnehir (Aral’ın güneydoğusu.) ve Afganistan Röne-sansı, savaşlardan kaynaklanan durgunluk dönemlerinden sonra, geçmişe geri dönmeden kültürel faaliyetin yeniden sarılanmasıdır. Bununla birlikte bu iki rönesansın ortak noktaları vardır. Her ikisi de doruğa ulaşmış ve paylaştıkları düşünceler ve zevkler açısından, birbirine yakınlaşmıştır, birbirlerini kolayca anlamışlardır.

Jean Paul Roux’un Batı Rönesansı ile kıyaslanacak kadar ileri bulduğu Timur dönemi, Türk tarihi içinde, kültür ve sanatta nitelikli ürünlerin verildiği parlak evrelerden yalnızca biridir. Orta Asya’da ortaya çıkan, orada gelişip serpilerek geniş alanlara yayılan Türk uygarlığı, pek çok kültürle iç içe geçmiş ve hemen hiçbir toplumda görülmeyen bir yoğunlukla, bu kültürlerle kaynaşmıştır. Tarihin her döneminde ve neredeyse sonsuz bir çeşitlilikle, kültürleri etkilemiş ya da onlardan etkilenmiş ve sıradışı ilişki yoğunluğu içinde, kimsenin beğenisine, yergisine ya da karşı çıkışına aldırış etmeden, uygarlık tarihinde yerini almıştır. Hiçbir güç ya da girişim, dünyanın büyük bölümünü etkileyen bu oluşumu yadsıyamadı, yok sayamadı; tarihi mirasını onun elinden alamadı. Ancak, bilimsel olarak değil ama, yanlışa dayalı propagandayla bu birikimin bilinçlerden uzak tutulması ya da başkalarına aitmiş gibi gösterilmesi, önemli oranda başarıldı.

Amerikalı tarihçi ve arkeolog Pumpelly’nin, başlangıcını M.Ö. 9 bine götürdüğü Orta Asya kültürü; 8. binde hayvancılığa, 6.binde maden işçiliğine geçmiş, son 5 bin 500 yılı kanıtlı olmak üzere tarıma başlamıştı. Diğer uygarlıklar henüz ata binmeyi bile bilmezken, tahta, deri gibi dayanıksız, madenler gibi dayanıklı malzemeleri işlemiş, toprağı ekip biçmiş yazıyı ve alfabeyi bulmuş ve kentler kurmuştu.

Kurganlar (tumulus da denilen mezarlar), Orta Asyanın kültürünün en eski ve önemli ürünleridir. Ural Dağları’nd an Yenisey Nehri dolaylarına dek, tüm Güney Sibirya’da ve Kırgız steplerinde binlerce kurgan bulunmuştur. Açılan kurganlar”da dönemin uygarlığını yansıtan; altın, gümüş, bakır ve demirden yapılmış alet ve süs eşyaları ortaya çıkarılmıştır. Tunç devri kurganlar’ında bulunan; kılıç, ok ucu, süngü, mızrak, üzengi, miğfer gibi savaş araçları; orak, kayçı (makas), biz, burgu, kazan, tava gibi tarım ve ev eşyaları; küpe, bilezik, düğme, ayna gibi süs aletleri dönemlerini aşan bir gelişkinliğe ve inceliğe sahiptiler.

Orta Asya’da göçebe boylardan başka, gelişkin bir yerleşik yaşam vardı. Doğa ve iklim koşulları nedeniyle büyük zarar görse de, yok olmayan köy ve kent yaşamı, tarımın ve zanaatçılığın merkezleri olmayı sürdürmüşlerdi. Toprağın üzerinde kalmayı başaran kent yıkıntıları dışında, varlığı bilinen ve bilinmeyen, ancak bulunmaları rastlantıya kalan, kum altında pek çok kent bulunmaktadır. Çin’de rastlantı olarak bulunan ve tarihçileri şaşkına çeviren Terrakota heykellerini barındıran kent, buna bir örnektir. Kırgız ve Kazakların oturdukları alanın birçok yeri kent kalıntısı ve uygarlık yıkmtılarıyla doludur. Bunların bir bölümü, tarihçiler tarafından saptanan ancak yerleri bulunamayan, yok olmuş kentlerdir. Otrar, Cent, Sağnak, Yangı-Kent, Sürkent, Şelci, Atbaş, Talaş, Almadık, Sus, Çağdal, Nuket, Barshan, Cent, Suyap böyle kentlerdir. Son dönemlerde yapılan kazılarla, yalnızca Çin Türkistanı’nda kumlar altında elliden çok, daha önce bilinmeyen kent yıkıntısı bulunmuştur. Tarihçi V.A. Ranov yalnızca Gobi Çölü’yle lssık göle varan bir çizgi üzerinde, 100 kadar yerleşim yerinin yer aldığını ileri sürmüştür.

Uygarlığın başlangıcı olarak kabul edilen yazı, “İlk kez Orta Asya’da ortaya çıktı” ve “dünyaya buradan yayıldı.” İlk yazı türlerinden olan resim yazı (hiyeroglif), Asya’da bulundu ve herhalde Sümerler tarafından Ortadoğu’ya götürüldü. Uzun dönemler boyunca geliştirilen yazı türleri, dilin seslerini gösteren ve belirli bir sıraya göre dizilmiş harflerin bütününü oluşturan alfabe’mn bulunmasıyla sonuçlandı. Konuşmaya başladığı aşamalardan beri, resimsel öğeler (piktogramlar) ve taş oymalar’la (petroglifler) dillerini yazıya dökmüş olan Türkler; alfabe’yi, binlerce yılın yarattığı bu birikimin ürünü olarak bulup geliştirdiler.

Türkçe’nin çok uzun bir süreç içinde oluşması, onu kolay anlaşılır ve kolay yazılır kıldı. Kendini her koşulda koruyabilen bir kök sağlamlığı ve sınırsız sayıda sözcük üretme yeteneği kazandırdı. Arapça ve Farsça’ya, Selçuklulardan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna dek, devletçe tanınan ayrıcalıklara karşın Türkçe, bu sağlamlığa dayanarak kendini korudu; halk dilinde değerinden hiçbir şey yitirmeden yaşadı. Gücü ve canlılığı nedeniyle, Arap harflerinden vazgeçilirken fazla bir zorluk yaşanmadı.

Türkler’in çok eskiye giden zengin bir yazılı ve sözlü edebiyatı vardır. Orta Asya kökenli eski Türk edebiyatının büyük bölümü; göçler, savaş ve doğal yıkımlarla yiten kentler ve özellikle Arap istilasının yok etmesi nedeniyle günümüze ulaşamamıştır. Türkistan’da eski kent yıkıntıları arasında bulunan yazma eserler, bugün Rusya, Almanya, Fransa kütüphane ve müzelerinde saklanmaktadır. Berlin etnografya müzesinde yazılı metinler çoktur ve bu metinlerin bir bölümü okunup Almanca olarak yayımlanmıştır.

8.yüzyıla ait Orhon Yazitlarindaki anlatım gücü, Türkçe’nin edebiyat dili olarak gelişimini çok daha öncelerde tamamladığının kanıtı sayılır ve böyle bir dilin, kitabe yazıtıyla sınırlı olamayacağı kabul edilir. Göktürk alfabesiyle yazılmış metinler, özellikle Uygur alfabesiyle yazılan ve Budhacı-Manici görüşleri içeren el yazmaları, Türk yazılı edebiyatının köklerinin eskiye gittiğini gösteren kanıtlardır. İslamiyet öncesi dönemde, Türk şiirinin gelişkin ürünleri yazıya geçirilmişti. Aprin Çor Tigin, o dönemin en ünlü şairidir.

Kaynak: Yönetim Gelenekleri ve Türkler

Benzer Yazılar

Lütfen Yorumlarınızı Eksik Etmeyin

Yorumlarınızı Türkçe kurallarına uygun olarak yazın.En az bir cümle oluşturacak şekilde yorum yapın ! Aksi takdirde boş yere yorum yapmış olursunuz*

Page optimized by WP Minify WordPress Plugin