Folklor Açısından Türk Toplumu

- in Kültür
113
0

Türk Toplumunun, folklor açısından, ne gibi niteliklerini bulabiliriz, sorununa geçmeden önce, folklor deyiminden ne anlamak gerektiği üzerinde kısaca durmak yerinde olur. Folklorun kısa tanımı: halk bilgisi, daha açık bir deyimle halkın bilgisi demektir. Bu bilginin özellikleri, alanı ve kapsamı nedir? Çeşitli yazarlar bu alanda farklı sınıflamalar yapmışlardır. Ve fakat biz bunu düşüncenin üç bölümü içinde toplayabiliriz

1 — Toplumun yaratması ile ilgili değerler.
2 — Toplumun hareket ve davranışı ile ilgili değerler, din, ahlâk, politika gibi.
3 — Toplumun düşüncesini yansıtan değerler; buna da toplumun çeşitli deneme ve yanılmalarının sonucu, deney ile elde ettiği pratik kazançlar diyebiliriz.

Bu her üç değerin ortak yanlarından, o toplumun sosyal, politik ve ekonomik alanlardaki duyuş, düşünüş, davranış biçimi ve dünya görüşü ortaya çıkar.

Bu ayırım, gerek ilkel, gerek göçebe ve gerekse site (medine) toplumları için geçerlidir. Değişen sadece, her toplum türüne göre içeriğinin başka başka olmasıdır. Musiki, dans, şiir, el sanatları, hikaye atasözleri, adet, inanç, giyim – kuşam, nakış vs. gibi folklorik değerler elbette ki klan, kabile, site, şehir toplumlarında ayrı ayrı özellik ve nitelik gösterecektir.

İleri toplumlarda folklor, o toplumdaki kültürün bir dalıdır. Uygarlık dışında kalan toplumlarda ise, folklor kültürün bütününü kuşatır. Ve fakat, uygarlık kavramı çağdaş toplumlara özgü bir nitelik değildir. Çünkü, Ortaçağın da bir uygarlığı, bir kültürü ve kendine özgü bir folkloru vardır. Folklor, Ortaçağın bütün düşüncesini kapsamaz. İslam uygarlığı için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Folklorun kültür ve uygarlığı bütünüyle içine aldığı toplumun ana özelliği, yazılı olmayışıdır. Yani folklorda duygu, düşünce ve evren görüşü kitaplarda saklanmaz, toplum onları kuşaktan kuşağa nakil suretiyle devam ettirir. Her kuşak ona kendi yaşantısından bir şeyler katar. Türk folkloruna baktığımız zaman, Batı toplumlarının folklorundan farklı bir manzara ile karşılaşırız. Onlar için folklor, kendi milli değerlerinin bir çeşit ilkel aşamasını teşkil eder. Bizim için ise folklor, milli varlığımızın ilkel değil, Ümmi aşamasıdır. Bir kültürün yazılı olması ille de onun sözlü olanından üstün olmasına delalet etmez. Bunun güzel örneği ve tanığı Türk folklorudur. Bu nedenle, Türk folklorunu, işlenmesi gerekli kaba bir malzeme sayanlarla aynı görüşü paylaşmıyoruz. Biz folkloru, üzerinde düşünülmesi gerekli zengin bir kitap gibi görüyoruz. Milletlerin esas özelliğini, kökü tarihlerinin derinliklerinde yatan folklorlarında görürüz. O, her milletin bir çeşit alt bilincidir. Bu alt bilinç, onları- olağanüstü olaylarla temasa getirir. Olağanüstü olaylardan olağan olaylara doğru bir oluş zinciri toplumun bütün hayatını kuşatır.

Ümmet değerlerinin yerine millet değerlerini geçirmek isteyen Ziya Gökalp’m, bir yandan folklor, bir yandan tarih -araştırmalarına yönelmesi Türk insanını kendi öz kaynaklarına götürmek istemesindendir. Bundan çıkardığı sorun ve sonuçların burada eleştirisini yapacak değiliz. Önemli olan Ziya Bey’in doğru bir noktaya dikkat çekmiş olmasıdır. Ziya Bey’in halkiyyat adını verdiği folklor, neden düşüncesinin ön planına geçmiştir. Çünkü o, İslam uygarlığı ile Batı uygarlığı arasında bocalayan bir devrin çocuğudur. Gerçi bugün de aynı bunalım sürüp gitmektedir. Bunda, yerli düşüncenin kıtlığı kadar, dış etkilerin de rolü vardır. Batı ile temasımız, İslamiyetle temasımız türünden olmamıştır. Biri bir inanç ve ideoloji olarak gelmiş ve bizi ortak yapmış, diğeri ise bütün bir bilim ve tekniğe dayanan emperyalist bir kuvvet olarak karşımıza çıkmıştır. Ve bizi ne kendine ortak ve ne de kendisinden saymıştır. Öyle olunca, her yeni kuşak, Batı uygarlığı ile Batı emperyalizmini birbirine karıştırmıştır. Ziya Bey, folklora dikkati çekmekle, ve onu yalnız kültürün değil, sosyolojinin bir düşünce alanı haline getirmekle Doğu ve Batı arasındaki uçurumu kapatmak istemiştir. Bağlı bulunduğumuz uygarlıktan Batı uygarlığına geçmek söz konusu olunca, Ziya Bey’in ilk işi, şu olmuştur :

1 — Doğu uygarlığından neleri bırakacağız?
2 Ben neyim? Yani biz neyiz?

İşte bu iki soru, cevabını folklorda bulmuştur.

Bir uygarlığı yapan, din, dil, bilim, teknik, ahlak, hukuk, ekonomi, örf ve adet, gelenek ve sanat gibi değerlerdir. Bu değerler Türklerin Müslüman olmasından sonra İslam Uygarlığı içinde gelişmiştir. Ziya Bey bu değerler içinde Türk’e özgü planla İslamiyetten gelenleri birbirinden ayırmak istemiştir. Ve bunu kültür ve uygarlık gibi iki kavram altında toplamıştır. İslam uygarlığını bırakacağız ve Türk’e ait olanlarla Batı uygarlığı arasında yeni bir sentez yaratacağız. Ve bu bizim uygarlığa kattığımız yeni kültür olacak.

Bilindiği gibi Ziya Bey bunu «Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Batı medeniyetindenim sözünde formüle etmiştir. Bununla, mensup olduğu İslam uygarlığından sadece dini almakta ve diğerlerini dışarıda bırakmakta idi.
Burada bir noktayı açıklamak gerekir. O da, İslamiyet deyince bu, ne anlama gelmektedir? İslamiyet kavramı üç ayrı değeri içinde taşır:
a) O, bir inanç sistemidir.
b) O, bir kültür ve uygarlığı ifade eder.
c) Bir hukuk ve devlet anlayışıdır. Ve hepsi İslamiyet kavramı altında toplanmıştır.

Ziya Bey, İslam ümmetindenim sözünden sadece birincisini anlıyordu. Bu inanç sisteminden de yazılı olanı değil, şifahi yani sözlü olanı medresenin öğrettiğini değil, Türk halkının içinde yaşayan Müslümanlığı anlıyordu. Ümmet, ayrı ırklara mensup insanların birleştiği ortak bir inançtı, o kadar.

Bu konuda Yahya Kemal’in bana hikâye ettiği şu söz, Ziya Bey’in ümmet kavramından ne anladığını açıklığa kavuşturmaktadır : Bir gün, dedi şair, Ziya Bey’le bir sohbetimiz esnasında, din söz konusu edildi. Ziya Bey, İki türlü iman vardır, biri iman-ı mufassal, diğeri iman-ı muhtasar, yani özet iman. İman-ı mufassal, dinin bütün emirlerini ve vecibelerini yerine getirmektir. İman-ı muhtasar ise, kelime-i şahadet’den ibarettir. Yani Allah’ın bir ve Muhammed’in anın kulu ve habercisi olduğunu tasdik… Çağımızın şartları ve milli hayatın devamı, iman-ı mufassalı terk edip iman-ı muhtasarla yetinmeyi zaruri kılmaktadır. Bu sözler onun ümmet ve din kavramından neyi anladığını açıkça ifade etmektedir. Nitekim İslamiyetin temel değerlerinden biri olan hukuk ve devlet kavramlarını da İslam dergisinde çıkan içtima-i usul-i fıkıh adlı makalelerinde bulmaktayız. Bunların eleştirisi konumuz dışında olduğu için üzerinde durmayacağız. Önemli olan Ziya Bey’in, bir uygarlıktan başka bir uygarlığa geçerken folklorun yerini ve önemini tespit etmiş olmasıdır. Folklor, bir anlamda, milli bir sosyoloji için ana kaynaktır. Toplumun bir kesimini değil, bütününün duyuş, düşünüş biçimini ve dünya görüşünü ifade eder. Milli sosyolojilerin kurulmadığı yerde folklor, aynı zamanda, sosyolojinin görevini yüklenmiştir. Yani bir yazılı sosyoloji vardır ki, bunun özelliği, teorik ve bireysel olmasıdır.

Bir de sözlü sosyoloji vardır ki, burada toplum, sosyal, ekonomik, politik, estetik görüşünü onda ifade eder. İşte, sosyolojiden önce, sosyal olaylarla ilgilenen biz.de, bu folklor olmuştur.

Batı’da sosyoloji kurulmadan önce, yerini politika yani pratik felsefenin bir dalı olan devlet felsefesi tutuyordu. Bu, bir çeşit sosyal felsefe idi. Bunun gayesi de toplumu ne yolda yönetmek gerekir, sorusunu cevaplandırmaktı. Bu nedenle sosyolojiden önce sosyolojinin görevini, Aristo’nun politika adını verdiği devlet felsefesi yapıyordu ve gayesi devletin kaynağını araştırmak, insanları en iyi nasıl yönetmek mümkündür, onu araştırmaktı. Bu arada ister istemez, toplum sorunlarına da dokunuluyordu. Bu düşünce, Yeni çağ’da da sürüp gitti. Bugün dahi Batı’da ve özellikle Amerika’da, mikro-sosyoloji denilen deney ve anketlere dayanan sosyoloji kapitalist ekonominin bir aracı olarak devam etmektedir.

İslam uygarlığında ise sosyolojiden önce, sosyal olaylarla daha çok tarih ve fıkıh uğraşırdı. İslam hukukunda önemli bir yer tutan İcma-ı ümmet, gerçekte toplumun örf ve âdetini hükümlerde hakem yapmak gayesini güttüğü için ister istemez toplum sorunlarına ilgi duymuştur.. Örf ve adete hukukunda ağırlık veren bu uygarlıkta toplum ve devlet sorunları, teorik olmaktan çok pratik ve sosyolojik bir yol izlemiştir. Örf, töre gibi toplumun ortak değerleri folklorun kadrosunda yer almaktadır.

Ülkemizde ise sosyolojinin kaynağı Türk tarihinde ve Türk folklorundadır. Türk folkloru sosyal hayatımızın bir kalıntısı değil, çeşitli din ve uygarlıklara giren Türk kavminin, tarihi oluş çizgisinde, istikrar ve devamı sağlayan bir unsur olmuştur. Folklora mal olmayan, folklorla kaynaşmayan hiç bir değer millî olamamıştır. Türklerin yeni bir din olarak kabul ettikleri İslamiyet bile, halkın kollektif bilincinde folklorik bir nitelik kazanmıştır. Türkler Müslüman oldukları zaman, eski Şaman inançlarını, ki İslamiyetle çoğu yerde çatışmaktadır, silkip atmamışlar, gittikleri her yere götürmüşlerdir. Bir toplum yeni bir dine girdiği zaman, daha önceki inançları ortadan kalkmaz, folklora intikal eder. Nitekim Türklerin milli dini olan Şamanizmi, Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra, milli folklorun en etkili unsuru olmuştur ve Türk’e özgü bir Müslümanlık yaratılmıştır. İşte folklorik Müslümanlık dediğimiz budur. Ve medrese Müslümanlığının, yani kitap Müslümanlığının yerini, halkın hurafelerle zenginleştirdiği bir inanç almıştır.

Anadolu’nun Türk vatanı olmasında rol oynayan ve folklorda ifadesini bulan bu halk Müslümanlığıdır. Anadolu’mun her köşesinde binlerce yatır ve evliya yatmaktadır. Halk onlardan, Samanlardan istenen bütün şeyleri istemektedir. İlerici aydınların ve medreseli Müslümanın hurafe adını verdiği şey, işte halk folkloru içinde yaşayan bu Müslümanlıktır.

Türk halkı, sosyal, politik, ekonomik ve kültürel alanda kendisini yöneten, yani yazılı eğitimden geçen aydınların düşünce ve eylemlerine, ya kendi folkloru içinde yer verip arkasına düşmüş, ya da red etmiştir. Din alanında olduğu gibi diğer alanlarda da, kendi dışına düşen kimselere itibar etmemiş ve bütün sorunlarını, kendi folkloru içinde çözümlemeye çalışmıştır.

Yazılı kültür, yani medrese, Peygamber’in miraç olayını akli delillerle kabul ya da red etmeyi yüz yıllar boyu tartışırken, halk velileri duvara binip uçmuş, ateşe girip kaybolmuş ve geleceği haber vermiştir.

Türk folklorunda yer alan mitoslar, masallar, atasözleri, ilkel bir yaşantının kalıntıları değil, yabancı bir dini, mill bir din haline getirmek çabasının bir ifadesidir.

İşte, aydınlarımızın, folklorik malzeme olarak gördükleri duygu ve inanç sisteminin gerisinde Ümmî düşünce’nin bu sağduyusu saklıdır. Ülke sosyolojisi bu sağduyu ile kendi arasında bir bağlantı kurduğu ölçüde, Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlarını çözmek gücüne sahip olacaktır. Bu nedenle ülkenin sorunlarını çözümleyecek sosyolojinin birinci aşamasını, Türk folkloru olarak düşünüyoruz. Halkımız, dilde, şiirde, musikide, oyunda adet ve görenekte nasıl okumuşların, öğrenmişlerin ve aktarmışların karşısında, kendi duygu ve düşüncesini korumuşsa, sosyal sorunların çözümünde de aynı şeyi yapmıştır. Okumuşlar, dilini, düşüncesini, zevkini halktan ayırınca, iki ayrı yaşam, iki ayrı diyalektik vücut bulmuş ve halk her zaman kendi sosyal tarihinin sahibi olmuştur.

Türk folkloruna aydınlarımız bu güne kadar, daha çok sanat yönünden, ilgi duymuşlardır. Oysa bu folklorun içinde, aydınlarımızın çözümlemek şöyle dursun, kıyısına bile ulaşamadıkları gerçekler ve çözümler yatmaktadır. Bütün yanlışlıklar eğreti doktrinlerle, yabancı reçetelerle Türk toplumuna yol göstermeye ve onu yönetmeye kalkmaktan doğmaktadır. Eski hayatımızda iki- dilin, iki kültürün, iki edebiyatın ve iki musikinin sürüp gitmesi bundandır. Her ülkede bu değerleri aydınlar korur ve geliştirir; bizde bunu halk yapmıştır. Hiç bir ülkede folklor aydın düşünceyi aşmamıştır. Bizde ise iş tersine olmuştur. Medrese, Osmanlı aydınını temsil ediyordu; halk tekkeyi kendisine okul yaptı. Birisi kültürünü kitaptan almış, diğeri folklordan ve kitap folkloru geçememiştir. Demiyoruz ki folklorda her şey çözümlenmiş ve tamamlanmıştır. Bizim için önemli olan, halkın çözüm tarzına dikkat etmektir.
Başka alanları bir yana itelim, sosyolojimiz halkın bulduğu doğruların çok uzağında bulunuyor. Ya teori ve doktrin tartışmaları içinde oyalanıyor ya da yalnız yabancıların, işine yarayacak olan bir sosyoloji içinde bocalıyor. Halkın sosyal, ekonomik sorunlarını aktarılmış teori ve doktrinlerle çözümlemeye çalışıyor. Oysa sosyologlarımız, sosyal bilimcilerimiz ve politikacılarımız, bir parça Türk folkloruna bakmış olsalar, orada bulacakları hikayelerden, atasözlerinden çok doğru şeyler elde edebilirler. Birkaç örnek verelim :

Nasreddin Hoca’nın fil hikayesi, bindiği dalı kesmesi, göle yoğurt çalması, üzerinde derin derin düşünülecek birçok gerçekleri içermektedir. Ağalık vermekle olur atasözü, ülkemizde feodalizmden, sömürü düzeninden yakınanlara çok ayrı gerçekleri haber verir. İşten değil dişten artar sözünün gerisinde kendi ihtiyacı olan tüketim maddesini satan köylümüzün acı hikayesi ve servet birikiminin özelliği dile gelir.
Zengin -fakir, patron-proleterya, burjuva gibi kavramlar Zenginin parası züğürdün çenesini yorar gerçeği açısından düşünülmeli ve ele alınmalı.

Masallarımızda idealize edilen kolay hayat tarzı, «Armut piş ağzıma düş» sözündeki anlam ve bunun öğretim, eğitim ve ekonomik hayatta aldığı şekiller. , . Bunların her birinde Türk toplumunun büyük gerçekleri yatmaktadır.

Kaynakça; 1. Uluslararası Türk Folklor Semineri Bildirileri, Ankara Üniversitesi 1974, Prof. Dr. Cahit Tanyol,