Ekonomide Değişim, Yeni Ekonomi

İkinci Sanayi Devrimi sadece yeni bir teknolojiden ibaret değildi; 1870’lerden sonra ekonomik yapıda da çok köklü dönüşümler meydana gelmişti.Birbirine bağlı olan bu dönüşümlerden ilk göze çarpanı, dünya ekonomisinde çeşitli sektörlerin karşılıklı ağırlıklarının değişmesiydi: 1770-1870 döneminde pamuklu dokuma ve kömür başı çekmişti, şimdiyse çelik birinci sektör haline geliyordu. Kısa bir süre sonra da makine imalat ve otomotiv sanayileri öne geçecekti. Bu dönüşüm, İngiliz ekonomisinde , ağırlık merkezinin Manchester’den (dokuma) Birmingham’a (çelik) kaymasıyla da belli oluyordu.

İkinci olarak, İngiltere de bir yüzyıldan beri elinde tuttuğu sınai üretkenlik tekelini ABD ve Almanya gibi ülkelere kaptırıyordu. Bunun bir nedeni, ABD’nin en yeni enerji kaynağı olan petrolde büyük rezervlere sahip olmasıydı. Ama asıl önemli neden, ekonomik gecikmenin sonuçta bu ülkeler için bir avantaja dönüşmesiydi: İngiliz işletmeleri hâlâ Birinci Sanayi Devrimi içinde üretilmiş olan eski teknolojiyle çalışırken, sanayileşmeye geç başlayan ülkeler İngiltere’nin geçirdiği bütün ara aşamaların üzerinden atlayarak doğrudan doğruya en yeni teknolojilere yatırım yapıyorlardı. Üstelik, kimi zaman bunlar Bessemer çelik tekniği gibi İngiltere’de icat edildiği halde, ilkin ABD ve Almanya gibi yeni sanayi ülkelerinde uygulanıyordu.

Bir üçüncü dönüşüm, XIX. yüzyılın küçük teşebbüslerinin yerini dev şirketlerin almasıydı. Eski teknoloji görece ucuz bir teknolojiydi; dolayısıyla, sınırlı bir sermayeye sahip olan kişiler bile ortalama büyüklükte bir imalathane açma olanağı bulabilmişlerdi. Oysa yeni çelik ve makine imalat teknolojisi oldukça büyük yatırımlar gerektiriyordu. Bu nedenle bir yandan yeni sektörlere küçük sermayelerin girmesi güçleşir, hatta olanaksızlaşırken, bir yandan da var olan küçük işletmeler büyük şirketlerle rekabete dayanamayıp ya tasfiye oluyor ya da başka şirketlerle birleşerek büyüyorlardı. Bunun sonucunda ortaya tröstler ve holding şirketleri çıkmaktaydı.Şirket birleşmeleri, özellikle 1895’ten sonra hız kazanmıştı. ABD’de 1890’da 23 olan tröst sayısı, 1904’e gelindiğinde 257’yi bulacaktı. Pazarın çok büyük bölümünü elinde tutan bu dev tekeller esas olarak ağır sanayide ve petrol sektöründe egemendi, ama kimya sanayiinde hatta tekstilde bile tröstlere, holdinglere ya da şirketler arası anlaşmalara rastlanıyordu.

Bunun da gösterdiği gibi, büyümenin, tekelleşmenin tek nedeni yeni, pahalı teknoloji değildi. Rekabetin kendisi de şirketleri büyümeye zorluyordu: durmadan yeni servetlerin doğduğu ve battığı bu çok hızlı, plansız sanayileşme döneminde her şirket yok olmamak için pazarın daha büyük bölümünü ele geçirmek istiyor, bu yüzden sermayesini ve üretimini arttırıyordu. 1873’te başlayan ve 1895’e doğru sona eren büyük ticaret bunalımı da büyüme sürecine hız vermişti: küçük işletmelerin fiyat kırma savaşına dayanamadığı bu uzun durgunluk döneminin sonunda çoğu sektörde ancak sermaye arttırarak ya da birleşerek pazara egemen olabilen firmalar ayakta kalmıştı.

Büyüme, rekabetin sınırlanmasını da birlikte getiriyordu. Rekabetin sonucu olan büyüme şirketlerin karşı karşıya olduğu riski de arttırmıştı. Dev sanayi işletmelerine yatırım yapan ya da kredi veren bankalar bu tür riskleri göze alamazlardı. Bu nedenle, 1870’lerden sonra sermaye sahipleri ve işletmeciler, fiyatların düşmesini ve karların azalmasını önlemek için aralarında anlaşma ve rekabeti sınırlama yollarını aramaya başladılar. Daha 1874’te, Standard Oil Tröstünün kurulmasında J.D’Rockel’ellerin (1839-1937) yardımcısı olan petrolcü H.H.Rogers, bu zihniyet değişmesini şu sözlerle ortaya koyuyordu: “Eğer rafineri sahipleri, arz ve talebi göz önünde tutarak aralarında anlaşır ve hiçbir firmanın belirli bir miktardan fazlasını üretmemesini), sağlarlarsa, pazar da herkese makul bir kâr getirecek biçimde idare edilebilir. Böylece bugün galonu 0,15 dolara satılan petrol 0,20 dolara yükseltilebilir…” Önce yeni sektörlerde başlayan bu tekelci uygulamalar giderek hafif sanayide de etkili olmuştu; 1901’de İngiliz Sabun imalatçıları Derneği Başkanı şöyle diyecekti: “şirketler arasında anlaşma ve birleşme olmaksızın karlı iş yapmak olanaksızlaştı”.

Ülke içinde rekabetin yerini tekelcilik almaya başlarken, dünya düzeyinde serbest ticaretin yerini koruyucu gümrük politikaları alıyordu. Serbest rekabetin uluslararası ekonomik ilişkilere uygulanmasından başka bir şey olmayan serbest ticaret, 1830larda İngiltere tarafından benimsenmiş, 1860’larda da öteki Avrupa ülkeleri teker teker gümrük vergilerini indirmişlerdi. Ama 1873 büyük bunalımı bu konudaki görüşleri de değiştirdi;Avrupalı sanayici ve toprak sahipleri, serbest ticaretin İngiltere dışında hiçbir ülkeye beklenen yararları sağlamadığını düşünüyorlardı. Yeni koruyucu gümrük politikasını 1879’da Almanya Başbakanı Prens Bismarck başlattı. 1900’e gelindiğinde irili ufaklı bütün Avrupa devletleri aynı yolu izlemişlerdi.

Koruyucu politikalar, ülkeler arasında gerginliklerin belirmesini, uluslararası sahnede kuşku ve düşmanlık havasının doğmasına neden oluyordu. Oysa 1870-1900 döneminde ilk kez gerçek anlamıyla bir dünya ekonomisi oluşmuştu.

1875 ile 1913 arasında en büyük dört sanayi ülkesinin (İngiltere, ABD, Almanya, Fransa uluslararası ticareti 2,5 kat artmıştı. Sanayileşmenin İngiltere’den ABD’ye ve öteki Avrupa ülkelerine, Japonya’ya, Kanada ve Avustralya gibi kolonilere yayılması, bu uluslararası ticareti kamçılayan en büyük etkendi. Öte yandan Afrika ve Asya’da yeni sömürgelerin ele geçirilmesi de bu boş alanları Avrupa ticaretine açmaktaydı. Bu süreç içinde, XIX y.y. başından oldukça farklı bir uluslararası ekonomik iş bölümü tablosu ortaya çıktı: Batı’da sanayide çalışan nüfusun yoğunlaşmasıyla bu ülkeler besin maddesi ve sınai ham madde ithalatçısı durumuna geldiler; buna karşılık, onlar da Asya Afrika ve Latin Amerika’nın geleneksel ekonomilerine sınai ürünler satıyorlardı. Böylece, dünyanın çeşitli bölgeleri arasındaki ekonomik bağımlılık sanayileşmiş ülkelere yararken, diğer ülkelerin geri teknolojili tarım ülkeleri olarak kalmalarına neden oluyordu. Bu eşitsiz bağımlılık, İngiltere’nin Hindistan’la olan ilişkisinde çarpıcı biçimde ortaya çıkıyordu. XVIII. yüzyılda Hindistan dünyanın her yanına başta pamuklu ve ipekli dokuma olmak üzere mamul mallar ihraç eden bir ülkeydi.

İngiltere Hindistan’ı 1757 Plassey Savaşında ele geçirdi, İngiltere’de sanayi devrimi de 1770’lerde başladı. 1850’lere gelindiğinde Hindistan İngiltere’ye ham pamuk ihraç edip ondan pamuklu dokuma alan bir tarım ülkesi durumuna düşmüştü! 1891’de tarımda çalışanlar toplam nüfusun yüzde 61’iyken, 1911’de bu oran yüzde 72’ye çıkacaktı.

Görsel 20 yy Ansiklopedisi Sayfa 16