Dede Korkut, Dede Korkut Hikayeleri

Mart 9, 2011 Yorum yok. »

dede korkut Dede Korkut, Dede Korkut Hikayeleri

Dede Korkut Kimdir? Dede Korkut Kitabında neler anlatılır. Dede Korkutla ilgili hikayeler nelerdir. Eser hakkında çeşitli bilgiler.

Dede Korkut destanı veya hikâyeleri Orta Asya’da şekillenmeye başlamış; Türklerin Müslüman olmalarından ve Anadolu’ya gelmelerinden sonra din ve çevre motiflerine göre bazı değişikliklere uğramıştır. Dede Korkut’un hikâyeleri, parça parça ve değişik versiyonlarda Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşamaktadır. Bugün Türkiye’de en yaygın olarak bilinen ve en geniş Dede Korkut hikâyeleri, 15-16, yüzyıllarda meçhul biri tarafından kağıda geçirilmiştir. “Kitab-ı Dede Korkut” adlı bu eser, Azerbaycan ve doğu Anadolu’daki Oğuz Türklerinin arasında yaşayan Dede Korkut hikâyelerini kaydetmiştir.

Dede Korkut Simgesi, hikâyelerin değişmeyen motifidir. Oğuz boylarının başı derde girdiğinde veya sevinçli bir durumu olduğunda “Oğuz bilicisi” Dede Korkut’a danışır; o ne derse o yapılırdı. Çocuklara ad konulacağı zaman Dede Korkut çağrılırdı.

Eğitim bilimi ve eğitim tarihimiz açısından bu hikâyeleri incelediğimizde, şu karakteristikleri tespit etmek mümkündür:

İnsanların ve canlıların doğuştan getirdikleri, onların daha sonra ne olacaklarını belirler. Belli bir şekilde kalıplanmış olan kişileri de daha sonra değiştirmek çok zordur.

“Kara eşek başına gem vursan katır olmaz,

Hizmetçiye elbise giydirsen hanım olmaz. “

Bu nedenle eğitime ve insanları şekillendirmeye küçük yaşta, aile içinde başlamalıdır. Dede Korkut hikâyelerinde, örgün eğitimin henüz olmadığı dönemlerde Türk gençlerinin boy gelenekleri içinde ve büyükleri taklit yoluyla nasıl şekillendiğinin mükemmel örnekleri verilmektedir.

“Kız anadan görmeyince öğüt almaz,

Oğul babadan görmeyince sofra çekmez.

Oğul; babanın yerine yetişemedin. “

Oğlan doğduğunda kurban kesilir. Deli Dumrulun babası ona “Doğduğunda dokuz erkek deve kestiğim aslan oğul” diye hitap etmektedir. Aynı geleneğin Dirse Han oğlu Boğaç’ın doğumundan önce de uygulandığını görüyoruz.

Oğlanın dadılara verilerek baktırıldığı gene Boğaç hikâyesinde yer alan bir motiftir.

“Her kemikli gelişir, kaburgalı büyür”. Çocuklar oyun oyun oynayarak büyürler. Oğuz töresinde çocuklar belli bir şekilde yetenlerini gösterinceye kadar ona ad konulmaz. Herhangi bir vesile ile oğlan bir yetenek, bir yiğitlik gösterdiğinde de Dede Korkut gelerek çocuğa bir isim kor. Bu isim koyma olay ve törenlerine Dede Korkut Kitabı’nın çeşitli yerlerinde rastlamaktayız.

Dirse Han’ın oğlu 15 yaşına geldiği halde bir adı yoktu. Bayındır Han’ın da “sert taşa boynuz vursa un gibi öğüten, erkek develerle güreşen” bir boğası vardı. Altı kişinin sağından ve solundan zincirlerle zaptedebildiği boğayı bir gün, çocukların aşık oynadığı bir meydana bırakırlar. Bütün çocuklar kaçar, Dirse Han’ın oğlancağı kaçmaz. Yumruğunu boğanın alnına dayar, bir ileri bir geri defalarca gider gelirler ve her ikisi de alabildiğine yorulurlar. Bunun üzerine oğlan boğanın alnından yumruğunu çeker; boğa o hızla gider düşer ve oğlan bıçakla boğayı keser.

“Oğuz beyleri gelip oğlanın başına toplandılar, “aferin” dediler. Dedem Korkut gelsin, bu oğlana ad koysun, beraberine alıp babasına varsın, babasından oğlana beylik istesin, taht alı versin dediler.

Çağırdılar, Dedem Korkut gelir oldu. 0ğlanı alıp babasına vardı. Dede Korkut oğlanın babasına söylemiş, görelim hânım ne söylemiş. Der:

Hey Dirse Han beylik ver bu oğlana, Taht ver, edemlidir.

Boynu uzun büyük cins at ver bu oğlana, Biner olsun, hünerlidir.

Ağıllardan on bin koyun ver bu oğlana, Etlik olsun, hünerlidir.

Develerden kızıl deve ver bu oğlana, Yük taşıyıcı olsun, hünerlidir.

Altın başlı otağ ver bu oğlana, Gölge olsun, erdemlidir.

Omuzu kuşlu cübbe elbise ver bu oğlana, Giyer olsun, hünerlidir.

Bayındır Hanın ak meydanında bu oğlan cenk etmiştir, bir boğa öldürmüştür senin oğlun. Adı “Boğaç” olsun; adını ben verdim, yaşını Allah versin” dedi. Dirse Han oğlana beylik verdi, taht verdi.”

Bay püre hikâyesinde de gene bir ad koyma sahnesine rastlıyoruz.

“Bay Pürenin oğlu beş yaşına girdi, beş yaşından on yaşına girdi, on yaşından on beş yaşına girdi. Dönüp baksa çalımlı, kartal hünerli bir güzel, iyi yiğit oldu.

O zamanda bir oğlan baş kesmese kan dökmese ad koymazlardı.”

Bir gün Pay Pürenin oğlu ava çıkar ve bir ara babasının tavlasında tavlacı başı tarafından misafir edilir. O sırada kara Derbent ağzında konmuş olan bezirganları Evnük kalesi kâfirleri basar, yağmalarlar. Bu baskından kurtulan bir bezirgan, Oğuz hududunda bulduğu, Oğuzun bu güzel yiğidinden yardım ister. O zaman şarap içen oğlan, altın kadehi yere çalar, giyinir, koç atına biner ve yiğitleriyle beraber, yağmaladıkları akçeleri bölüşen kâfirlere baskın yapar. Baş kaldıran kâfirleri öldürür, gâzâ eyler, bezirganların malını kurtarır. Meğer bunlar kâfir ülkesinden Oğuzeline mal getiriyorlardı ve Pay Fürenin “Bamsı” lakaplı oğluna da üç hediye getiriyorlardı. Hediyeleri Hana sunmak isterken, onun yanında kendilerini kurtaran yiğidi görüp ona hürmek etmişler, babasına da durumu açıklayınca

“Bay Püre Bey der: Bre, benim oğlum baş mı kesti, kan mı döktü?

Evet baş kesti, kan döktü, adam devirdi dediler.

Bre, bu oğlana ad koyacak kadar var mıdır dedi.

Evet sultanım fazladır, dediler.

Pay Püre Bey kudretli Oğuz beylerini çağırdı misafir etti. Dedem Korkut geldi, oğlana ad koydu. Der: “Ünümü anla, sözümü dinle Pay Püre Bey

Allah Taala sana bir oğul vermiş, tutu versin

Ak sancak kaldırınca Müslümanlar arkası olsun

Karşı yaan kara karlı dağlardan aşar olsa

Allah Taala senin oğluna aşıt versin

Kanlı kanlı sulardan geçer olsa geçit versin

Kalabalık kâfire girince, Allah Taala senin oğluna fırsat versin

Sen, oğlunu “Bamsam” diye okşarsın

Bunun adı boz aygırlı “Bamsı Beyrek” olsun

Adını ben verdim yaşını, Allah versin”

dedi. Kudretli Oğuz beyleri el kaldırdılar, dua kıldılar, bu ad bu yiğide kutlu olsun dediler.”

Ad koymanın veya almanın, Oğuz geleneklerinde nasıl önemli bir yeri olduğunu, Kazan Bey Oğlu Uruz hikâyesinde de görmekteyiz, Bu hikâyenin başlarında Kazan Bey oğluna şöyle hitap etmektedir:

“Beri gel tayım oğul

Sağıma doğru baktığımda kardeşim Kara Göneyi gördüm.

Baş kesmiştir, kan dökmüştür, ganimet almıştır.

Soluma doğru baktığımda dayım Aruzu gördüm

Baş kesmitir, kan dökmüştür, ganimet almıştır.

Karşıma doğru baktığımda seni gördüm.

On altı yaşına geldin

Bir gün ola düşeyim öleyim sen kalasın

Yay çekmedin, ok atmadın, baş kesmedin, kan dökmedin.

Kanlı Oğuz içinde ganimet almadın.”

Kazan Bey, eğer kan döküp baş kesip ad almazsa, kendisinin ölümünden sonra da tacı tahtı oğlana vermeyeceği söylemektedir.

Ad koymanın Oğuz toplumlarında âdeta oğlanın yetişkin olmasının, topluma katılmasının, kabul edilmesinin bir simgesi olduğunu görüyoruz. Çocuğun gerçek adi konuluncaya kadar ailesi onu belli bir isimle çağırmaktadır, ama bu geçici bir isimdir. Gerçek isim, çocuk kendini ispatladıktan sonra büyük törenlerle verilmektedir.

Oğlanları babalar yetiştiriyordu, onlara-hüner öğretiyorlardı. Genelde eli kılıç tutacak, ok atacak yaşa geldiklerinde kâfir hudut boylarına götürüyorlar, kılıç çalıp baş kesmeyi öğretiyorlar; yedi günlük azık ile ava çıkarıyorlar, av yerlerini, ok attıkları yerleri gösteriyorlardı. Burada gene Kazan Bey oğlu Uruz hikâyesine dönersek; Kazan, düşmanları oğluna göstererek “Azgın dinli düşman kâfirdir oğul” demektedir. Hikâye şöyle devam ediyor,

“Oğlan der: “Düşman diye neye derler?

Kazan der: Oğul onun için düşman derler ki biz onlara yetişsek öldürürüz, onlar bize yetişse öldürür dedi.

Uruz der: Baba içinde bey yiğitleri öldürseler kan sorarlar mı, davalarlar mı?

Kazan der: Oğul bin kâfir ödürsen kimse senden kan davalaşmaz, amma azgın dinli kâfirdir, güzel yerde rast geldi, fakat bana sen kötü yerde ayak bağı oldun, oğul dedi.”

Bundan sonra oğlan kâfir ile karşılaşmaya hazır olduğunu söylemekte, ancak babası gene de oğlunu sakınmakta

“Kılıç çalıp baş kestiğimi gör de öğren

Kara başına düşünce lazım olur”

demektedir. Oğlan savaşa hazır olduğunu yinelemesine rağmen Kazan Han hâlâ

“Göğsü güzel koca dağlar başına çık

Benim savaştığımı, benim döğüştügümü

Benim çekiştiğimi, benim kılıçlaştığımı gör de öğren ve hem bizim için pusuya yat oğul”

diye âdeta emretmektedir. “O zamanda oğul baba sözünü iki eylemezdi, iki eylese o oğlanı kabul eylemezlerdi.” O günkü savaşta Uruz, babasının ve diğer yiğitlerin düşmanla nasıl savaştıklarını seyreder, “baka baka aşka gelir”, savaşa katılır; ancak Uruz’un atı oklanır, çevresindeki kırk yiğidi şehid ve Uruz da esir edilir. Böylece baba nasihatının ne kadar anlamlı ve değerli olduğu anlaşılır.

Çocukların yetişmesinde esas olan yetenek ve hüner kazanmaktır. Oğlanlardan beklenen yetenekler ata binmek, dağ aşıp kan terletinceye kadar koşturmak, kara çelik öz kılıçla baı kesmek, demir giysiler giyip bunlarla savaşabilmek, mızrak kullanmak, ok atmaktır. Yiğitlerin okluğunda 90 ok bulunurdu ve bunları mahir olarak atmaları istenirdi.

Oğuz Beyleri hanın sohbetindeki yerlerini kılıçları ve emeği ile alıyorlardı; baş kesmeleri, kan dökmeleri, aç doyurmaları, çıplak giydirmeleri ile kazanıyorlardı. Baş kesip kan dökmek en çok aranan hünerlerdendi. Bu nedenle Oğuz delikanlıları çevredeki kâfir ülkelerini yağmalar, ganimet almaya çalışırlardı. İyilik, cesaret, alplik, deli yiğitlik gençlerin kazanmayı amaçladıkları hünerler idi.

Kan Turalı, babasını kız istemeye gönderip babası döndüğünde kızı almak için hüner istediklerini bildirir. Kan Turalı “kanlı kâfir eline akın edeyim, baş keseyim, kan dökeyim, kâfire kan kusturayım, kul hizmetçi getireyim” dediğinde, babası “Hay canım oğul hüner dediğin o değil” diyerek üç canavarın başını kesmesi gerektiğini belirtmekte; Kan Turalı da kızı alabilmek için bir boğayı, bir aslanı ve deveyi yenmektedir.

Oğuz beyleri ve beylerin çocukları yanlarında kırk yiğit ie dolaşırlar, otururlar, ava ve savaşa giderlerdi. Bunlar, eğitimde her zaman oluşuveren gençlik gruplarını (veya çeteleri) oluşturuyorlardı. Bunların toplum geleneklerine, toplumun yaşlılarına ve kadınlarına çok saygılı ve Oğuz beylerinin kontrolünde çalışan gruplar olduğu görülmektedir. Bu gruplar ak çadırlarını Oğuz elinin çeşitli yerlerine kurmakta nişan talimi yapmakta, sohbetler edip şiirler okumaktadırlar. Genelde kâfirin hudut boylarında dolaşan yiğitler grubu havaya gürz atıp yere düşmeden tutmaktadır.

Oğlanların ilk avında attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirip oğuz beylerine ziyafet verilirdi.

Oğuz Hanı, savaşlarda başarı gösteren koç yiğitlere ülke verirdi, şalvar, cübbe, cuha verirdi. Herhangi bir yer işgal edildiğinde önce orada câmi kurulur, dua edilir, “kuşun alaca kanı, kumaşın arısı, kızın güzeli, dokuz katlı işlenmiş süslü elbise; cübbe” Oğuz Hanı için ayrılır, geri kalanlar gâzilere bağışlanırdı. Yetişmiş insanlarda ve genelde gazi tipinde gördüğümüz bu gelenek Osmanlı gazilerinde de aynen devam etmiştir.

Dede Korkut hikâyelerinde erkeklerin övünmeleri genelde psikolojik bir motivasyon, bir şevklendirme aracı olarak görülür. Oğuz beyleri ve gençleri kendilerine güvenen, çeşitli hüner ve güçleriyle övünen ve övünç duydukları şeyleri gerçekleştiren, ruhsal sağlığı son derece yerinde insanlardır. Savaş ve av öncesinde kimi atını övmekte, kimi kılıç kullanmasını, kimi ok atmasını. Ancak gerçeğe uymayan abartmalı övmeler de hoş karşılanmazdı.

Dede Korkut hikâyelerinde gerek Oğuz kadınlarının gerek kâfir kadınlarının oldukça yüksek bir yerleri vardır. Bayındır Hanın beylerinden Begil kendi hatununun akıllı, iyi sözünü dinlemektedir. Kadınlardan da bazı yetenek ve hünerler istenmektedir. Oğlan evleneceği kızın özelliklerini sayarken “ben yerimden kalmadan o kalkmış olmalı, ben kara koç atıma binmeden o binmiş olmalı, ben kanlı kâfir eline varmadan o varmış bana baş getirmiş olmalı” demektedir, Buna karşılık Trabzon Tekfurunun kızı da “sağına soluna iki çift yay çeken, attığı ok yere düşmeyen” bir kız olarak tasvir edilir.

Dede Korkut hikâyeleri, Türkler’in müslümanlığa geçiş dönemlerinde Oğuz beylerinin ve çocuklarının yiğitlik ve Müslümanlık özelliklerini kaynaştırarak nasıl bir gâzi tipinde yetiştiklerini, Orta Asya geleneklerinin başka toprak parçalarında, başka topluluklar arasında nasıl sürdürülmeke olduğunu ve bu arada İslamiyetin Türk milletine getirdiği dinamizmi de gösteren en güzel örneklerdir. Bu bakımdan eğitim tarihimizin ana kaynak eserlerindendir.

Benzer Yazılar

Lütfen Yorumlarınızı Eksik Etmeyin

Yorumlarınızı Türkçe kurallarına uygun olarak yazın.En az bir cümle oluşturacak şekilde yorum yapın ! Aksi takdirde boş yere yorum yapmış olursunuz*

Page optimized by WP Minify WordPress Plugin