Anaerkil Toplum ve Özellikleri

Ekim 30, 2011 Yorum yok. »

halkbilimi Anaerkil Toplum ve ÖzellikleriAnaerkil Toplum Nedir Özellikleri Nelerdir

Pek çok söylencenin simgesel içeriğini anlayabilmek için, yeryüzü merkezli anaerkil dinlerle, daha yakından tanıdığımız, gökyüzü merkezli ataerkil dinler arasındaki temel farklılıkları bilmek önemlidir. Anaerkil toplumun siyasal, ekonomik, toplumsal ve dini temeli tarımsal yıla dayanır. Tarımın Önemi, tüm yaşayan nesnelerin doğumdan olgunluğa, oradan ölüme ve oradan da tekrar doğuşa giden gelişimlerini vurgulayarak dairesel bir yaşam görüşünü beslemiştir.

 Mevsimden mevsime iklimin görece sabit kaldığı ülkelerde bile, İnsanlar kendi hayatlarının gelişimiyle, hayvanlar ve bitkilerin hayatlarının gelişimi arasında bir bağlantı kurabilmişlerdir. Anaerkil toplumlarda Ulu Tanrıça ya da Ana Tanrıça veya Doğa Ana’ya hayat veren en üstün tanrıdır. O, tüm insan hayatının ve bütün yiyeceklerin kaynağıdır. Kalıcı olabilmek için, toplumlar çocuk yapmak ve yiyecek üretmek zorundadır. Ulu Tanrıça’nın nimetlerine ne denli bağımlı olduklarını bilirler ve bu nimetlere kavuşabilmek için düzenli olarak ona ibadet ederler. Kraliçe, Ulu Tannça’nın kİşileşmiş halidir ve büyük bir ekonomik, toplumsal ve dini güce sahiptir.

Böylece anaerkil toplumlarda bütün kadınlar değerlidir ve birçokları Önemli konumlara ulaşmışlardır. Kadınlar aile reisi olmuşlar, miras, anneden kızlarına ve en Önemlisi, tahminen en son ölecek ve aileyi en uzun süre devam ettirecek olduğundan küçük kızlara geçmiştir. Çocuklar, babaları kendi annelerinin evinde kızkar-deşlerinin çocuklannın yetiştirilmesine yardıma olurken, anneleri ve dayıları tarafından yetiştirilmektedirler. Çocukların ahlaki yükümlülükleri öncelikle anneleri ve onların kardeşlerine karşıdır. Erkeklerin dölleme, yani doğumdaki rollerinin anlaşılmasının ve değerlendirilmesinin bir sonucu olarak kraliçe bir koca alır ve bir yıl için onu kutsal kral ilan eder. Başlangıçta bu kişi, onun ya kardeşi ya da oğludur, daha sonra oğlunu temsil eden bir genç olmuştur. Pek çok genç, kutsal kral olabilmenin onurunu elde edebilmek için birbirleriyle yanşmıştır. Fiziksel güç ve oldukça usta şekilde yay kullanmayı gerektiren pek çok yarışmayı kazanmak zorundadırlar. Herakles’in Nemea aslanı, Girit boğası, Erymanthos domuzu ve Artemis’in geyiğine karşı mücadelesi bu yarışmalann tipik örnekleridir. Odysseus’un katıldığı ve kazananın Penelope ile evleneceği okçuluk yanşması da bu geleneğin bir yansımasıdır. Her bahar, yeni ekinlerin tohumlan ekildiğinde, çok büyük bir dini törenin parçası olarak bir önceki yılın kutsal kralı kurban edilecektir. Ana tanrıçanın rahibeleri, onun bereket güçlerine sahip olabilmek için, onun etini yiyecek ve yine daha bereketli olabilmeleri için tanm alanları ve çiftlik hayvanları onun kanıyla sulanacaktır. Sonra dini bir törenle kraliçe, gelecek yıl için yeni bir kutsal kral alacaktır.

Kutsal kral giderek daha çok güç kazanır. Kendi yerine ölüme gidecek bir kutsal kral bularak hükümdarlık süresini sekiz yıla kadar çıkarır. Her yılın sonunda gerçek kral, bir veya üç gün için bir mağara ya da mezar odasında, halkın gözünden uzak, inzivaya çekilir ve bu arada geçici kral onun yerini alır. Ana tanrıçanın rahibeleri kutsal bir törende geçici kralı kurban ederek topluma bereket getirmek için, onun etini ve kanım kullanırlar. Sonra gerçek kral, gelecek yıl için yeniden görevinin başına döner. Gılgamış Iştar’ın evlenme teklifini reddederken, onun kendinden öncekileri nasıl öldürdüğünü anlatır. Bunun üzerine Iştar, Gılgamış’ın yerine Enkidu’nun ölümüne neden olarak intikam alır.

MÖ 2400’lere gelindiğinde, baba veya başarılı bir savaşçı imgesi olan yüce bir erkek tanrıya tapan saldırgan kabileler, pek çok anaerkil topluluğu istila etmeye başlar. Kendileriyle birlikte erkeklerin egemen oldukları yeni bir toplumsal ve siyasal düzen kurarlar. Krallar, eski toplumsal sistemi, krallığın babadan oğula geçtiği ve tanrıların rızasını almak için hayvanların kurban edildiği yeni bir sistemle değiştirme gücünü bulur.

Bazı kültürler, daha uygar ve yetenekli yeni bir tanrı kuşağının eskisinin yerini aldığı yeni bir dünya görüşü ortaya koymaktadırlar, örneğin Yunan mitolojisinde Zeus Kronos’u, Babil mitolojisinde de Marduk Tiamat’ı yenip yerine geçmiştir. Bir tanrı ailesiyle diğeri arasındaki savaş, Ana Tanrıça’ya tapan ve çiftçilik yapan yerli halkla, erkek gökyüzü tanrılarına tapan savaşçı kabileler arasındaki siyasal ve dint çelişkileri yansıtır. Ze-us’un Kronos ve Titanlara karşı zaferi, bir halkın diğerine karşı siyasal zaferini yansıtırken, karısı Hera dahil diğer Ana Tanrıçalarla olan ilişkileri, istilacıların dinlerinin yerleşik dinlerle olan kaynaşmasını sağlayan uzlaşmayı temsil eder. Marduk’un, temel tanrıyken, eski tanrılarla birlikte bir din oluşturması da Babil mitolojisindeki benzer değişimleri yansıtmaktadır.

İnsan deneyimlerinin simgesi oldukları için, çeşitli bilim adamlarının bakış açılarına bağlı olarak, söylencelerin çok çeşitli biçimlerde çözümlenmeleri mümkündür. Yıllar Önce pek çok uzman, söylenceleri dış çevrenin simgeleri olarak görürdü. Söylenceleri yaratanların doğayı gözlemledikleri ve insan davranışlarını buna koşut biçimde yorumladıkları düşünülmüştü, örneğin, kahramanların güneşi temsil ettiği, güneş ışınlarının simgesi olan kılıçlar kullanarak, bulutlar ve gece karanlığı gibi güneşin düşmanlarını temsil eden canavarlarla savaştıkları kabul edilmişti. Böylece her kahramanlık hikâyesi, gece ile gündüz; daha geniş anlamda, İyi ile kötü arasındaki çatışmanın bir simgesi sayılmıştı.

 20. yy.’da, söylencelerin dış çevreye bağlı simgesel yorumu yerini bilinçaltının oluşturduğu iç çevreye bırakmıştır. Sigmund Freud ve onun gibi düşünenler, söylenceleri insanın bilinçaltın-daki istek, korku ve güdülerinin bir ifadesi olarak görmüşlerdir, örneğin Otto Rank, geleneksel kahramanın özelliklerini bebek düşmanlığı, çocuktuk fantezileri ve babaya karşı isyan olarak açıklamıştır.

Cari Jung ve Cari Kerenyi, Erich Neumann ve daha geniş anlamda Joseph Campbell de aralarında olmak üzere Freudist-ler, söylenceleri evrensel ve ortaklaşa bilinçaltının ifadesi olarak görürler. Onlara göre, doğuştan gelen psikolojik Özellikler, tüm dünyada ve tarih boyunca insanların yaşamın akışına nasıl yanıt verdiklerini, ne gibi deneyimler yaşadıklarını belirler. İnsanın ortak bilinçaltı anne, çocuk, kahraman, dev veya sahtekâr gibi arketipleri içerir; ama bunlar Batı İmge çerçeveleridir. Bireyin özel yaşam deneyimi, arketip imgelerin hangi özel biçim ve yolla ifade edileceğini belirler. Yani dünyanın her tarafından çeşitli söylencelerin pek çok benzer konu İçermesi, ortaklaşa bilinçaltının varlığını göstermektedir. Bu temaların işlenişinin farklı olması ise, her kültürün özel fiziksel, toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullarının arketipleri etkileyişini yansıtmaktadır.

Bu yüzyılın bilginleri, söylenceleri başka şekillerde de yorumlamışlardır. Bir din tarihçisi olan Mircea Eliade, söylencelerin ciddi dinsel deneyimlerden ortaya çıktıklarını ve dinin özünü oluşturduklarını savunur. Söylencelere yapı ve kullanım kazandıran kutsal deneyimlerdir. Eski dünya; farklı tek tanrılı ve çok tanrılı dinler hem anaerkil, hem ataerkil], doğa tapımı ve ata tapımı gibi dini düşünce ve biçimler bolluğunu bir arada içerir. Sonuç olarak, bir kültürden diğerine çok sayıda benzerlik ve bağlantı bulunabilir. İlahların niteliği, yaratılış söylenceleri, kurbanlar, ayinler, ölüm ve cennet gibi dini kavramların farklı yönlerine İlişkin araştırmalar bunu ortaya koymaktadır.

Antropolog Paul Radin, söylencelere ekonomik bakış açısıyla yaklaşır. Bireyin yetersiz yiyecek ve zayıf teknolojiden doğan ekonomik belirsizliğe karşı verdiği yaşamda kalma mücadelesi, hayatın mutsuz ve kısa olacağı yönünde bir korku yaratır. Dini önderler, genellikle toplumun siyasal önderleriyle de işbirliği yaparak bu korkuları, kendi maddi çıkarları için İstismar ederler.

Antropolog Claude Levi-Srrauss, söylenceleri deneyimlerin birer simgesi ya da aktarılan hikâyeler olmaktan çok, soyut kurgular olarak düşünür. Tüm insanların düşünce yapıları tek tiptir ve sorunlarını hep aynı yollardan çözmeleri de bunu ortaya koyar. Söylenceler özdeş düşüncelerin ürettiği özdeş ürünlerdir, bu nedenle de tüm dünya söylenceleri ortak bir yapı gösterir. Yaşam ve ölüm ya da doğa ve kültür gibi birbirine karşıt güçler arasındaki çelişmeleri ortaya koyar. Belli bir söylencenin anlamını keşfetmek için, simgesel anlamından ya da metin içeriğinden çok, altındaki yapıda odaklanmak gerekir. Bu yapı, değişmez biçimde toplumsal ilişkilerdeki ve ekonomik sorunlardaki gerilimleri ortaya koyar. Söylencelerin çözümlenmesi, teknolojileri ne denli ilkel olursa olsun, insanların zihinsel olarak aşağı olmadıklarını kanıtlar. İnsanların söylenceleri, yaşadıkları dünyayı anlayabilecek entelektüel yeterliliğe sahip olduklarını gösterir.

Mitolojinin büyüleyici tarafı, kısmen onu aynı anda pek çok bakış açısından görebilmekten kaynaklanır. Her disiplin, değerli katkılarda bulunarak bütüne karşı duyduğumuz hayranlığı artırır.

Kaynak: Dünya Mitolojisi

Benzer Yazılar

Lütfen Yorumlarınızı Eksik Etmeyin

Yorumlarınızı Türkçe kurallarına uygun olarak yazın.En az bir cümle oluşturacak şekilde yorum yapın ! Aksi takdirde boş yere yorum yapmış olursunuz*

Page optimized by WP Minify WordPress Plugin